Ramazan, kelime kökeni itibarıyla "günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması" veya "güneşin güçlü ısısından çok fazla kızmış yer" anlamlarına gelir. Bu kavramsal çerçeve bile, içinde bir parça zorluğu (sabır) ve ardından gelen arınmayı barındırır. Sabır, sadece beklemek değil; beklerken sergilenen ahlâktır aynı zamanda.
Manevi Bir Direniş Olarak Sabır
İslam inancında sabır, her türlü zorluğa karşı metanet göstermek ve Allah’tan gelen her şeyi rıza ile karşılamaktır. Oruç, bu sabrın en somut pratiğidir. Açlık ve susuzluk karşısındaki irade, insana aslında ne kadar güçlü olduğunu hatırlatır.
Sosyal Bir Erdem: Tahammül
Ramazan’da sabır kişisel, tahammül ise sosyal bir eylemdir. Açlığın getirdiği gerginlik anlarında bir başkasının hatasını görmezden gelmek, trafikte veya iş yerinde nezaketi korumak, orucun ruhuna dâhil olan en büyük ibadetlerdendir. Hz. Muhammed (s.a.v), oruçlu birinin kendisine hakaret edilse dahi nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini net bir şekilde ifade etmiştir.
"Sizden biriniz oruçlu olduğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Eğer biri kendisine söver ya da onunla kavga ederse, 'Ben oruçluyum' desin."
Gönül Gözüyle Bakmak
Bizim medeniyetimizde sabır, sadece bir dayanıklılık testi değil, Yunus Emre'nin deyimiyle "gönül yıkmamaktır." Tahammül, karşımızdakini olduğu gibi kabul etme olgunluğudur. Yunus, sabrın meyvesinin tatlı olduğunu şu meşhur dizesiyle hatırlatır:
"Sabır saadeti getirir, sabırla işler güçleşmez;
Her ne ki sabrın elindedir, ondan tatlı yemiş olmaz."
Ramazan’da gösterilen sabır, bayrama kavuşmanın sevincini; tahammül ise toplumsal huzuru doğurur. Bu mübarek ayda asıl mesele, akşam ezanıyla iftar sofrasına oturmak değil, o sofraya "incitmemiş ve incinmemiş" bir gönülle oturabilmektir.
Hayırlı ramazanlar dilerim.