İlyas İNAN
Köşe Yazarı
İlyas İNAN
 

TARİHİN VE VİCDANIN KANAYAN YARASI: KERBELA

Tarih, bazen mürekkeplerle değil, gözyaşı ve kanla yazılır. İnsanlık serüveninin bazı durakları vardır ki, üzerinden asırlar geçse de sızısı dinmez, hüznü küllenmez. İşte Kerbela, Hicrî 61 yılının o sıcak Muharrem ayında, sadece Fırat’ın kıyısındaki o çorak toprakları değil, kıyamete kadar bütün müminlerin yüreğini yakan benzersiz bir hüznün adıdır. Bizler, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) "Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir" buyurarak sevdiği, omuzlarında taşıdığı, koklamaya kıyamadığı cennet reyhanlarının çölde susuzluğa ve ihanete terk edilişini okurken, sadece bir tarih sayfasını çevirmeyiz; kendi vicdanımızı, adalet anlayışımızı ve imanımızı da hesaba çekeriz. Kerbela’yı anlamak için, meseleyi salt bir taht kavgasına veya sıradan bir siyasi çatışmaya indirgeyen yüzeysel okumalardan sıyrılmak elzemdir. İmam Hüseyin’in Mekke’den Kufe’ye uzanan o meşakkatli yürüyüşü, bir iktidar hırsının değil; nebevi çizginin, Raşid Halifeler devrinin o saf adalet anlayışının savunusudur. Emevi iktidarı döneminde, hilafet kurumunun şûra ve rıza esasından kopartılarak saltanata dönüştürülmesi, İslam toplumunun yapıtaşlarını derinden sarsmıştı. İmam Hüseyin, Yezid’in veliaht tayin edilmesiyle başlayan bu kırılmaya sessiz kalamazdı; zira onun omuzlarında, dedesi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve babası Aliyyü'l-Murtaza’nın mirasını, yani hukuku ve adaleti koruma mesuliyeti vardı. Kufe halkından gelen binlerce davet mektubu, İmam Hüseyin’in Irak’a doğru yola çıkmasının görünürdeki en büyük sebebiydi. Kufeliler, "Bizim bir imamımız yok, sana biat etmek istiyoruz, gel ki Allah senin sayende bizi hak üzerinde toplasın" diyerek onu çağırmışlardı. Ancak güç ve menfaat korkusu, insan onurunu esir aldığında ihanet kaçınılmaz olur. İmam Hüseyin’in elçisi Müslim b. Akîl’in Kufe’de yalnız bırakılıp şehit edilmesi, yaklaşan büyük katliamın ilk habercisiydi. Kufelilerin verdiği sözden dönmesi, insanlık tarihinin en acı sadakatsizlik örneklerinden biri olarak İslâm tarihi kaynaklarında esefle kaydedilmiştir. Fırat nehrinin hemen yanı başında, Muharrem ayının yedinci günü başlayan su ablukası, zulmün ve merhametsizliğin ulaştığı korkunç boyutu gözler önüne serer. Ehl-i Beyt’in o çöl sıcağında günlerce susuz bırakılması, sadece bedeni değil, ruhu da kavuran bir acıdır. Çadırlarında susuzluktan feryat eden çocukların, süt bulamayan bebeklerin hıçkırıkları tarihin vicdanına bir ok gibi saplanmıştır. Düşünün ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ailesine, her canlının hakkı olan bir yudum su çok görülmüştür. Bu durum, olayın faillerinin siyasi bir hırstan öte, insani ve vicdani bir tükeniş içinde olduklarının en açık delilidir. Aşûra günü geldiğinde, İmam Hüseyin karşısındaki binlerce kişilik orduya hitap ederken onlara kim olduğunu, dedesinin kim olduğunu hatırlattı. Kanının dökülmesinin haram olduğunu haykırdı. Ancak gözleri iktidar hırsıyla kör olmuş, kulakları dünya menfaatiyle sağırlaşmış olanlar bu hakikat çağrısını duymadılar. Önce İmam Hüseyin’in asil sahabeleri, ardından Ehl-i Beyt’in civanmert gençleri birer birer toprağa düştü. Kundaktaki yavrusu Ali Asgar kucağında oklanarak şehit edildiğinde, İmam Hüseyin o masum kanı avuçlayıp göğe savurmuş ve Rabbine iltica etmişti. Ve nihayet, bedeni kılıç ve mızrak darbeleriyle delik deşik olan o cesur İmam, ceddi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kavuşmak üzere şehadet şerbetini içti. Kerbela’nın ardından, Hz. Zeynep (r.a.) ve geride kalan kadınların, çocukların esir edilerek Şam’a götürülüşü, Ehl-i Beyt’e reva görülen muamelenin utanç verici bir başka safhasıdır. Ancak Hz. Zeynep’in Yezid’in sarayındaki o vakur ve celalli duruşu, fiziksel mağlubiyetin ahlaki bir zafere nasıl dönüştüğünün destanıdır. Bugün bizlere düşen, Kerbela’yı anarken onu yeni kan davalarına, mezhepçi ötekileştirmelere veya Müslümanları birbirine düşürecek nefret söylemlerine alet etmek değildir. İslâm âlimleri, Kerbela’nın yasını tutarken, zalime buğz etmeyi ama aynı zamanda ümmetin birliğini korumayı şiar edinmişlerdir. O gün o zulme imza atanlar, Emevi hanedanının içinde adaleti tesis etmeye çalışan Ömer b. Abdülaziz gibi şahsiyetleri de temsil etmezler; onlar sadece kendi karanlık hırslarının esirleridir. Kerbela bir mekteptir. Bize, gücün karşısında hakkın yanında durmayı, adaletin şahsi menfaatlerden üstün olduğunu ve ne olursa olsun zalime boyun eğmemeyi öğretir. İmam Hüseyin o gün Kerbela’da şehit düşmüş olabilir, ancak ahlaki ve manevi zaferi yüzyıllardır inananların kalbinde taht kurmuştur. Onun davası diridir, hüznü tazedir. Bize düşen, bu büyük acıdan ayrılık değil, adalet ve merhamet etrafında kenetlenmiş bir kardeşlik çıkarmaktır. Selam olsun Peygamberimizin reyhanına, selam olsun zulme boyun eğmeyen o şehitlere...
Ekleme Tarihi: 25 Haziran 2026 -Perşembe

TARİHİN VE VİCDANIN KANAYAN YARASI: KERBELA

Tarih, bazen mürekkeplerle değil, gözyaşı ve kanla yazılır. İnsanlık serüveninin bazı durakları vardır ki, üzerinden asırlar geçse de sızısı dinmez, hüznü küllenmez. İşte Kerbela, Hicrî 61 yılının o sıcak Muharrem ayında, sadece Fırat’ın kıyısındaki o çorak toprakları değil, kıyamete kadar bütün müminlerin yüreğini yakan benzersiz bir hüznün adıdır. Bizler, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) "Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir" buyurarak sevdiği, omuzlarında taşıdığı, koklamaya kıyamadığı cennet reyhanlarının çölde susuzluğa ve ihanete terk edilişini okurken, sadece bir tarih sayfasını çevirmeyiz; kendi vicdanımızı, adalet anlayışımızı ve imanımızı da hesaba çekeriz.

Kerbela’yı anlamak için, meseleyi salt bir taht kavgasına veya sıradan bir siyasi çatışmaya indirgeyen yüzeysel okumalardan sıyrılmak elzemdir. İmam Hüseyin’in Mekke’den Kufe’ye uzanan o meşakkatli yürüyüşü, bir iktidar hırsının değil; nebevi çizginin, Raşid Halifeler devrinin o saf adalet anlayışının savunusudur. Emevi iktidarı döneminde, hilafet kurumunun şûra ve rıza esasından kopartılarak saltanata dönüştürülmesi, İslam toplumunun yapıtaşlarını derinden sarsmıştı. İmam Hüseyin, Yezid’in veliaht tayin edilmesiyle başlayan bu kırılmaya sessiz kalamazdı; zira onun omuzlarında, dedesi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve babası Aliyyü'l-Murtaza’nın mirasını, yani hukuku ve adaleti koruma mesuliyeti vardı.

Kufe halkından gelen binlerce davet mektubu, İmam Hüseyin’in Irak’a doğru yola çıkmasının görünürdeki en büyük sebebiydi. Kufeliler, "Bizim bir imamımız yok, sana biat etmek istiyoruz, gel ki Allah senin sayende bizi hak üzerinde toplasın" diyerek onu çağırmışlardı. Ancak güç ve menfaat korkusu, insan onurunu esir aldığında ihanet kaçınılmaz olur. İmam Hüseyin’in elçisi Müslim b. Akîl’in Kufe’de yalnız bırakılıp şehit edilmesi, yaklaşan büyük katliamın ilk habercisiydi. Kufelilerin verdiği sözden dönmesi, insanlık tarihinin en acı sadakatsizlik örneklerinden biri olarak İslâm tarihi kaynaklarında esefle kaydedilmiştir.

Fırat nehrinin hemen yanı başında, Muharrem ayının yedinci günü başlayan su ablukası, zulmün ve merhametsizliğin ulaştığı korkunç boyutu gözler önüne serer. Ehl-i Beyt’in o çöl sıcağında günlerce susuz bırakılması, sadece bedeni değil, ruhu da kavuran bir acıdır. Çadırlarında susuzluktan feryat eden çocukların, süt bulamayan bebeklerin hıçkırıkları tarihin vicdanına bir ok gibi saplanmıştır. Düşünün ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ailesine, her canlının hakkı olan bir yudum su çok görülmüştür. Bu durum, olayın faillerinin siyasi bir hırstan öte, insani ve vicdani bir tükeniş içinde olduklarının en açık delilidir.

Aşûra günü geldiğinde, İmam Hüseyin karşısındaki binlerce kişilik orduya hitap ederken onlara kim olduğunu, dedesinin kim olduğunu hatırlattı. Kanının dökülmesinin haram olduğunu haykırdı. Ancak gözleri iktidar hırsıyla kör olmuş, kulakları dünya menfaatiyle sağırlaşmış olanlar bu hakikat çağrısını duymadılar. Önce İmam Hüseyin’in asil sahabeleri, ardından Ehl-i Beyt’in civanmert gençleri birer birer toprağa düştü. Kundaktaki yavrusu Ali Asgar kucağında oklanarak şehit edildiğinde, İmam Hüseyin o masum kanı avuçlayıp göğe savurmuş ve Rabbine iltica etmişti. Ve nihayet, bedeni kılıç ve mızrak darbeleriyle delik deşik olan o cesur İmam, ceddi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kavuşmak üzere şehadet şerbetini içti.

Kerbela’nın ardından, Hz. Zeynep (r.a.) ve geride kalan kadınların, çocukların esir edilerek Şam’a götürülüşü, Ehl-i Beyt’e reva görülen muamelenin utanç verici bir başka safhasıdır. Ancak Hz. Zeynep’in Yezid’in sarayındaki o vakur ve celalli duruşu, fiziksel mağlubiyetin ahlaki bir zafere nasıl dönüştüğünün destanıdır.

Bugün bizlere düşen, Kerbela’yı anarken onu yeni kan davalarına, mezhepçi ötekileştirmelere veya Müslümanları birbirine düşürecek nefret söylemlerine alet etmek değildir. İslâm âlimleri, Kerbela’nın yasını tutarken, zalime buğz etmeyi ama aynı zamanda ümmetin birliğini korumayı şiar edinmişlerdir. O gün o zulme imza atanlar, Emevi hanedanının içinde adaleti tesis etmeye çalışan Ömer b. Abdülaziz gibi şahsiyetleri de temsil etmezler; onlar sadece kendi karanlık hırslarının esirleridir.

Kerbela bir mekteptir. Bize, gücün karşısında hakkın yanında durmayı, adaletin şahsi menfaatlerden üstün olduğunu ve ne olursa olsun zalime boyun eğmemeyi öğretir. İmam Hüseyin o gün Kerbela’da şehit düşmüş olabilir, ancak ahlaki ve manevi zaferi yüzyıllardır inananların kalbinde taht kurmuştur. Onun davası diridir, hüznü tazedir. Bize düşen, bu büyük acıdan ayrılık değil, adalet ve merhamet etrafında kenetlenmiş bir kardeşlik çıkarmaktır.

Selam olsun Peygamberimizin reyhanına, selam olsun zulme boyun eğmeyen o şehitlere...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve gozdetv.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.