“Şüphesiz biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve onun sorumluluğunu yerine getirememekten korktular. Ne var ki, onu insan yüklendi. Bunca kabiliyet ve nimetlerle donatıldığı halde yüklendiği emânetin hakkını veremeyen insan ne kadar zâlim, ne kadar câhildir.” (Ahzâb Suresi)
Ayette anlatılmak istenen şudur: Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. Çünkü o, bir yandan bunu yüklenecek kabiliyet ve yetenektedir, ama öte yandan neyi yüklendiğinin farkında değildir, onu hakkıyla taşımada başarılı olamamaktadır. (DİB Tefsiri)
İnsan, maddi olarak biyolojik bir yapıya sahipken, soyut yapısıyla da çeşitli duygularla kuşanmış bir varlıktır. Ve bu iki yönüyle ayrı ayrı eğitilmelidir. Sadece akli yönümüzle eğitilirken, vicdani yönümüz noksanlıkları ile nükseder ve vicdanın olmadığı toplumsal bir yapıda işleyiş öyle bir hale gelir ki; akıl durur birçok şeyi tabir etmede. Evet, o sadece akli yönüyle donatılmışların dahi yaptıklarına akıl erdirilemez.
Dünya bugün, yalnızca 21.yüzyılın değil, belki de gelmiş geçmiş bütün yüzyılların en karanlık buhranına doğru gömülmeye çalışılıyor. İnsanlık, kapitalist bir örgütün maddi ve manevi doyumsuzluğu altında can çekişiyor. Mutlak ve sınırsız özgürlük adı altında, insanın insan üzerindeki egemenliğini tüm çıplaklığıyla gören gözlerimiz, yaşlarını dahi kurutur hale geldi. Temelinde, insanın maddi ve manevi olgularının sınırsız bir şekilde serbest bırakılması ve bunların aşırılıkla kötüye kullanılması kapitalizmi doğurmuştur. Kalemin dahi adını yazmaya iğrendiği bu örgüt, aşırı zenginleşmeleriyle “insan” olma vasfından uzaklaşıp kendi dünyalarını kurarak sapkınlığa hapsolmuş durumdalar. Sadece bireyin değil, bir sistemin ürettiği sonuçlar, bugün gözle görülür iğrençlikleri dünya sahnesine taşıyor.
Çocukların cinsiyetlerini değiştirerek, kendi dünyalarına uydurmaya çalışıp hormon tedavisi uyguluyorlar. Zirâ bu durum öylesine korkunç ki, lügat dahi tam çevirisini yapamayacak halde kıvranıyor.
Sistemlerinin köleleri haline getirdikleri genç kızlara t…vüz edip onlardan doğan bebekleri İsrail’e denek olarak veriyorlar. Bu vahşet karşısında ve ifşaların bir Mossad ajanı tarafından yapıldığı gerçeğini düşününce de, Siyonizm’in her zaman olduğu gibi, hedefinin insanlık olduğu gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
Örgüt, yıllar önce çeşitli yollarla sahne almaya başlamış, hayatın o zamanlar çok daha farklı olduğunu, aslında bu tehlike çanlarının çoktan çaldığını görüyoruz. Günümüzde her şeyin bu kadar ulaşılabilir ve yanı başımızda oluşu, dünyanın artık iğrençliklere ev sahipliği yapıyor oluşuyla bir küresel köy haline geldiğini gösteriyor.
En kutsallarımızdan Kabe’nin örtüsünü, kurdukları sapkın dünyalarındaki yapmış oldukları büyülerde kullanarak, İslam’a düşmanlıklarını kanıtlayıp Müslümanlar’dan ne derece çekindiklerini gösteriyorlar. Gazze’deki soykırımın hizmetçileri haline de gelen örgüt, batının yüzyıllar boyu içinde bulunduğu refahını yine kan, zulüm ve mazlumun gözyaşına borçlu olduğunu gösteriyor.
Ve daha sayılacak nicesi tabiri yapılamayan vahşetlerle dolu, küresel boyuta ulaşmış insanlık dışı iğrençlikler bugün kanımızı donduruyor. Dünyayı sapkınlıklarıyla yöneten ve her şeyi yok etme gücüne sahipken, bazılarını ifşa edişleri çok başka planlarının olduğu gerçeğini gözlerimizin önüne seriyor. Yıllarca bizleri uyutma stratejileri ile dünyanın dört bir yanını sararak kapımızın önüne değil, belki de ağzımıza aldığımız lokmanın içine kadar geldiler.
Peki nedir bizi koruyacak olan? Nedir zalimi kazdığı kuyuya düşürecek olan?
Ve nedir en evvelde mazlumu, haklıyı koruyacak olan?
Böylesine karanlık bir çağda, Efendimiz’in inşirâh buluşu geliyor hatırlara. Öyle ki; müşriklerin işkenceleri karşısında Yüce Kelâm’da:
“…﴾6﴿Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var.
﴾7﴿O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul…” (İnşirâh Suresi)
buyurulmuştu. Karanlıklarla dolu çağda, Nemrutlara, Ebu Cehillere karşı yine çalışarak dik durmanın haysiyetli duruşunu neden kuşanmıyoruz?
Neden yazar, bilim insanı diye yıllar yılı okuduklarımızın bugün sapkınlıklarla dolu oluşuna şahit oluyoruz?
Çöküşler insanın, insandan umudunu kaybetmesiyle başlar. Bir avuç zalimin karşısında, neden umudu yüklenip uyanmıyoruz?
Yıllar yılı, sorunların reçetesini batıda aramakla “sözde medeni” yalanına kanarken, neden asıl reçetenin içimizde olduğunu görmüyoruz?
“Emanet” denilmişti Yüce Kelâm’da. Sözlerimize, onunla başladık. Kelime anlamı itibariyle “korku ve kaygının gitmesi, insanın korunma konusunda gönül rahatlığı içinde olması”dır. Aynı zamanda, korunması gereken şeydir de emanet. İnsan, kabiliyetleri ve nitelikleriyle donatılmışken, içindeki emaneti fark edip lâyığı ile taşımayı düstur edinmelidir. İslami nizamın ölçülerinde, ahlaki davranışlarıyla, “Oku!” emrinin sorumluluğunun bilinciyle kuşanmalı o emaneti. Hayra, iyiye, doğruya sebebiyet verecek meşguliyeti, o emanetin temeli bilmeli zalimlikler karşısında. Ve ancak böylelikle cehalete kurban gidip uyutulmaz insan. O emaneti taşıyamayanlarımıza gelince, işte dünyanın o karanlık buhranına sebep olanlar gibi zalim, cahil olmak ya da onlara hizmet etmek düşer payımıza.
Uyandırmaya talip bir hocamızın deyimi ile:
“Uyanmak en büyük eylemdir.
Uyanacağız ve uyandıracağız!”
“Benimle mi olacak?” demeden, o uyanmak ki; Malcolm X’e kulak vererek:
“Bütün uyuyanları uyandırmaya bir uyanık yeter!” bilinciyle uyanmak!